Loading...

Kategorie: Sağlık

Sağlık konusunda nelere dikkat edilmesi gerekiyor? En güncel sağlık haberleri Sektörel TV’de! Son dakika sağlık ha…

Fizyoterapist Rıdvan Yüzügüldü, ‚Dünyada manuel terapiye ilgi giderek artıyor‘

Son yıllarda sosyal medyada yer alan kayropraktik manuel terapi videolarının ardından popülerliği hızla artan uygulamalarla ilgili Fizyoterapist Rıdvan Yüzügüldü çeşitli bilgiler verdi.  Yüzügüldü, dünyada manuel terapinin hızla yaygınlaştığını söyledi. Herkesin bu uygulamalara uygun olmadığını hamileliğin belli dönemlerinde, kemik erimesi olan hastalarda manuel terapi uygulamalarının yapılamayacağını anlattı.
 
Yüzügüldü, “Manuel terapiyi kısaca anlatmak gerekirse kişideki bulunan eklemlerde ve omurgadaki bozuklukların elle düzeltilmesine dayalı bir tedavi yöntemidir. Bu manuel terapi eğitim almış fizyoterapistler ve eğitim almış hekimler tarafından uygulanmaktadır.Anatomi altyapısı olmayan kişiler tarafından uygulanmamalıdır. Tamamen anatomi temeline dayalı modern tıp yöntemlerinden biridir. Bazı meslektaşlarımızın sosyal medyada ve televizyonlarda aktif olarak manuel terapi ile ilgili içerikler paylaşması ile birlikte popülerliği giderek artmıştır. Ayrıca tedavilerde hızlı sonuçlar vermesi ve ekonomik olması gibi sebeplerle ön plana çıkmıştır.”

MANUEL TERAPİ SADECE KÜTLETMEDEN İBARET DEĞİL

“Biz fizyoterapistiz. Fizyoterapi uygulamalarını merkezilerimizde kullanıyoruz. Bu uygulamalar kendi aralarında dallara ayrılıyor. Manuel terapi de fizyoterapinin bir parçasıdır. Fizyoterapinin içerisine ortopedik rehabilitasyon, nörolojik rehabilitasyon, pediatrik, yaşlılık, işitme engelliler gibi birçok alanda çalışan meslektaşlarımız var. Manuel terapi; eklem problemlerine, bel-boyun fıtıklarına, boyun düzleşmelerine, duruş problemlerine yoğunlaşılan bir alan. Manuel terapi dediğimizde sadece kütletme uygulamalarından bahsetmiyoruz. Biz fizyoterapi uygulamaları ile birlikte manuel terapi uyguluyoruz. Böyle olunca başarı oranımız çok daha artmış oluyor. Graston terapi, trigerpoint terapi, kupa terapi, kişiye özel egzersizler yer alıyor. Tüm gevşemeler sağlandıktan sonra tespit ettiğimiz açılaşma bozukluklarına yapacağımız ani müdahalelerle eklemdeki açılaşmayı düzeltip kişiyi sağlığına kavuşturmayı hedefliyoruz.” 

KAYROPRAKTİK DÜNYADA POPÜLER

“Dünyada da bu uygulamalar popüler durumda. Dünyada fizyoterapistlerin dışında kayropraktikler de var. Tamamen bunun üzerine eğitim alıp bu uygulamaları yapıyorlar. Türkiye’de fizyoterapist olduktan sonra alınan eğitimlerle manuel terapist ünvanı alıyoruz. Özellikle Avrupa’da yoğun bir ilgi ve gelişme var. Amerika’da, Yeni Zelanda’da bu alan genişlemeye devam ediyor.” 

GENEL TESTLER YAPILMADAN MANUEL TERAPİ YAPILMAMALI

“Bana manuel terapi yap diyerek direk uygulama yapılmamalı. Kişinin genel testlerinin yapılması gerekiyor. Ayrıntılı değerlendirmelerin yapılması lazım. Manipülasyona uygun olmayan bazı gruplar var. Kişinin mesela vücudu esnektir. Orada yapılacak olan manipülasyon zarar verir. Hamilelerde belli bir dönemden sonra yapılmamalıdır. Yaşlılarda ya da  kemik erimesi olan hastalarda vücuda ciddi zararlar verilebilir.” 
Fizyoterapist Rıdvan Yüzügüldü, çeşitli sağlık kuruluşlarında çalıştı. Yurtiçi ve yurtdışında aldığı kayropraktik ve manuel terapi eğitimlerinin ardından 2018 yılından itibaren manuel terapi ve fizyoterapi hizmetlerini verdiği Salihli ve Alsancak’taki iki merkezini açtı. Fizyoterapist Rıdvan Yüzügüldü, “3 kliniğimizde manuel terapi ve fizyoterapi üzerine hizmetler veriyoruz.”

Kaynak: (BYZHA) – Beyaz Haber Ajansı

Damar Sertliğinin Belirtileri, Riskleri ve Tedavi Yöntemleri Nelerdir?

Damar Sertliğinin Belirtileri, Riskleri ve Tedavi Yöntemleri Nelerdir?

Damar sertliği olarak da bilinen ateroskleroz, kalp ve damar hastalıkları arasında en yaygın görülenlerden biridir. Özellikle 40-45 yaş üstü bireylerde sıkça görülen ve görülme oranı da artan damar sertliği, tedavi edilmezse ciddi sonuçlar meydana getirebilir.

Avrasya Hastanesi Başhekimi ve Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Ali Rıza Cenal, konuyla ilgili önemli detayları açıklıyor.

Damar Sertliği Nedir?

Sağlıklı kişilerin damarları esnek bir yapıya sahiptir. Dolayısıyla damarlar yapısı gereği zaman zaman genişleyebilir ya da daralabilir. Böylece kan akış hızı gibi pek çok durum kontrol altında tutulur.

Damar sertliği hastalığı olan bireylerde damar duvarlarında kolesterol birikmesi meydana gelebilir. Ayrıca bağ dokusu oluşumunun artmasıyla damarlarda esneklik ve sertleşme kayıpları yaşanır.

Damarlardaki sertleşen bölümlerden iç kısımlara doğru oluşan plaklar, zamanla damarın tıkanmasına ve kan akışının sağlanamamasına neden olur. Eğer önlem alınmazsa ya da tedavi edilmezse ölümle sonuçlanabilen ciddi sorunlara zemin hazırlar. Kalp krizi ve beyin kanaması gibi ölüme sebep olan hastalıkların çoğunda temel neden damar sertliğidir.

Damar Sertliği Belirtileri Nelerdir?

Damar sertliği, genellikle kendine özgü belirtilere sahip değildir. Ancak neden olduğu diğer önemli sağlık sorunlarıyla teşhisi konulabilir. Oluşan belirtiler, damar sertliğinin görüldüğü bölgeye göre farklılaşır.

Kalp damarlarının sertleşmesi sonucu kalp kasının kasılıp gevşemesinde sorunlar ortaya çıkar. Bu sorunlar kalpte ritim bozukluğu gibi pek çok ciddi probleme neden olabilir. Bu tarz problemlerde vücudun çeşitli bölgelerinde morarmalar ve göğüs ağrısı görülebilir. Kalp damar tıkanıklığı durumlarında kalp krizi de riski çok fazladır.

Ayak ya da bacak damarlarından birinde sertleşme oluştuğunda kasılmalar ve kramplar meydana gelebilir. Beyin damarlarında oluşan sertleşme, görme ve konuşma bozuklukları, bilinç kaybı gibi durumlara yol açabilir. Böbreklerde olan damar sertliği ise böbrek yetmezliği ve hipertansiyon gibi çeşitli sorunlar meydana getirebilir.

Damar Sertliği Neden Oluşur?

Hastalığın oluşumunda çevresel ve genetik faktörler bir arada rol oynar. Ailesinde damar sertliği görülen bireylerde hastalığa yakalanma riski çok daha yüksektir. İleri yaşlarda damarlarda oluşan yapısal bozuklukların onarımı yavaşlar. Dolayısıyla 40 ve 45 yaş üstü bireylerde görülme sıklığı daha fazladır.

Bunların dışında damar sertliğinin oluşumunda risk artırıcı faktörleri şöyle sıralayabiliriz:

  • Erkek cinsiyet
  • Menopoz sonrasında kadınlarda östrojen hormonunun koruyucu etkisinin azalması
  • Kanda kolesterol, LDL kolesterol ve trigliserit seviyelerinin yüksek, dislipidemi yani iyi kolesterol olarak bilinen HDL düzeylerinin düşük olması
  • Sigara kullanımı
  • Yüksek tansiyon
  • Şeker hastalığı
  • Obezite
  • Yetersiz fiziksel aktivite
  • Sağlıksız beslenme
  • Stresli yaşam

Damar Sertliği Tedavi Yöntemleri Nelerdir?

Çeşitli görüntüleme teknikleri sayesinde damar sertliği teşhisi koyulabilir. Teşhis sonrası ilk aşamada damar tıkanıklığının başka bölgelerde olup olmadığının kontrol edilmesidir.

Tedavi sürecinde hangi yöntemin kullanılacağı hastalığın evresine göre değişmektedir. İleri evrede olmayan durumlarda ilaç tedavisi uygulanabilir. Fakat daha ciddi durumlarda bypass ameliyatı veya minimal invaziv cerrahi yöntemleriyle tedavi uygulanır.

Son yıllarda gelişen minimal invaziv cerrahi yöntemi, küçük kesikle yapılabilmesi ve kalbi daha az yorması nedeniyle damar sertliği tedavisinde tercih edilmektedir. İnvaziv tedavi yöntemi kangren oluşumuyla kesilme riski bulunan ayaklarda oldukça etkilidir.

Kalp krizi, beyin kanaması gibi yüksek ölüm tehlikesi taşıyan ve yaygın olarak rastlanan hastalıkların temelinde yatan damar sertliğinden korunmak amacıyla düzenli olarak sağlık kontrolünden geçmelisiniz. Bunun dışında damar sertliği teşhisi koyulmuş bireylerin ise rutin kontrollerini aksatmadan yaptırması ve tedavi sürecini doktoruyla planlaması hayati önem taşır.

Burun Estetiği ile Uykusuz Gecelere Veda Edin

Burun estetiği ile uykusuz gecelere veda edin

Dünyada ve ülkemizde modern zamanların en çok tercih edilen operasyonlarının başında burun estetiği geliyor. Hem estetik kaygıları ortadan kaldırıyor hem de solunum yollarını iyileştirerek daha iyi bir uyku kalitesi vaat ediyor.

Burun estetiği sadece güzellik algısı için yapılmaz. Travmalara karşı gelişen hasarda ya da sağlık problemi yaratacak hastalıklarda da burun estetiği önemli bir rol oynar. Avrasya Hastanesi’nden Kulak Burun Boğaz Uzmanı Uzm. Dr. Koray Cengiz Burun estetiğine dair merak edilen soruları yanıtladı.

Burun estetiği (Rinoplasti) nedir?

Rinoplasti ya da yaygın kullanılan adıyla burun estetiği, burnu yeniden şekillendirmek amaçlı yapılan cerrahi bir yöntemdir. Gelişen teknoloji ile birlikte artık burundaki yapı ve şekil bozuklukları pek çok farklı ve güvenilir yöntemle giderilebilmektedir. Rinoplasti işlemi iki nedenle önerilmektedir. Birincisi, estetik görünümü iyileştirmek, ikincisi ise fonksiyonel yönleri iyileştirmektir.

Sağlık sorunları tetikleyici neden

İnsanlar pek çok farklı nedene bağlı olarak burun estetiğini tercih edeler. Operasyon kişinin tercihine göre üç ana başlık altında toplanabilir;

Kişisel görünüm

Estetik kaygılar kişide özgüven eksikliği, kendinden memnuniyetsizlik gibi psikolojik sorunlar yaratabilir. Eğrilik, burun kemeri, burun ve burun deliği asimetrisi, çok büyük ya da çok küçük burun gibi durumlar kişileri burun estetiğine yönlendirebilir.

Nefes problemi

Kişilerdeki işlevsel ve yapısal problemlerde burun estetiği ihtiyacı doğurabilir. Genellikle görünüme dair sorunlarla beraber görülen bu tür bozukluklar temel nefes alma probleminin yanı sıra, uyku apnesi ve horlama gibi ciddi rahatsızlıklara da neden olur.

Darbe ve yaralanma

Kaza, düşme gibi etmenler sonucu alınan darbe burunda hasarlar yaratabilir. Söz konusu şekil bozuklukları fiziksel olduğu kadar psikolojik olarak da olumsuz sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle kişi burun estetiğine yönelebilir.

Ameliyat iki ana teknik ile yapılıyor

Kapalı Rinoplasti tekniği: Bu teknikte cilde herhangi bir kesi yapılmaz. Burun deliklerinin iç kısmından yapılan kesilerle işlem yapılır. İşlem tamamlandığında kesiler dikiş ile kapatılır.

Açık Rinoplasti tekniği: Burun deliklerinizin arasındaki deri şeridi boyunca bir kesi yerleştirilir. Bu kesi burun deliklerinizin etrafındaki kesiler ile birleştirilir. Daha sonra burun ucu dikkatlice yukarı kaldırılır ve gerekli işlem gerçekleştirilir.

İyileşme süresi bünyeye de bağlı olarak değişkenlik gösterebilir

İyileşme süresi ilk olarak estetik tipine ve uygulanacak cerrahi yönteme göre değişkenlik gösterir. Bu nedenle sabit bir süreden bahsetmek yanlış olacaktır.

Açık teknikle gerçekleştirilen ameliyatlarda bir aksilik yaşanmaması durumda ortalama 7-10 gün arasında iyileşme görülür. Operasyondan sonraki ilk iki gün boyunca yoğun olarak ödem, şişlikler, morluklar görülebilir. Ancak bu şikayetler genel olarak 1 haftanın sonunda ciddi oranda azalır. Şişlik ve ödemden tamamıyla kurtulmak 3 ayı bulurken tamamen bir iyileşme için 1 yıl kadar zaman gereklidir.

Kapalı tekniklerde gerçekleştirilen ameliyatlarda ise iyileşme süresi 7-10 arasında değişir. Ameliyat bitiminde burnun iç kısmına takılan silikon ateller ile dış kısıma yapıştırılan koruyucu bant 3-4 gün sonra çıkartılır. Ameliyat sonrasında ortaya çıkan şişlik ve morluklar kısa sürede iyileşme gösterir.

İnsülin Direnir, Geriye Verilemeyen Kilolar Kalır

İnsülin Direnir, Geriye Verilemeyen Kilolar kalır

İnsülin direnci, metabolik ve Tip 2 diyabet sendromunun gelişmesine neden olan önemli bir risk sebebidir. Pankreasın ürettiği normal miktardaki insülin, kas, yağ ve karaciğer hücrelerinde yeterli derecede tepki oluşturamaması nedeniyle ortaya çıkar. Şekeri enerji olarak kullanabilmek için insülin hormonuna ihtiyaç vardır. Pankreas, kas, yağ ve karaciğer gibi doku ve organlarda insülin hormonuna karşı duyarsızlık meydana gelmesi sonucu insülin direnci oluşur. İnsülin direncinin önemini vurgulayan Avrasya Hastanesi iç Hastalıkları Uzmanı Dr. Sedat Işık, konuyla ilgili önemli bilgiler veriyor.

İnsülin direnci neden oluşur?

İnsülin direnciniz artış gösterdiğinde kanda bulunan şekerin hücreye girebilmesi için daha fazla insülin hormonu salgılanması gerekir. Pankreastan elde edilen insülin hormonunun üretimi, bir süre sonra pankreas bezinin çok yorulması nedeniyle azalır. Bu sebeple, öncelikle aşırı acıkma hissi olarak görülen şeker düşüklüğü daha sonrasında da gizli şeker hatta aşikar şeker hastalığı olarak karşımıza çıkabilir.

İnsülin direnci kilolu kişilerde daha fazla gözlemlenir. Bu nedenle kilo artışına bağlı olarak dirençle birlikte şeker hastalığına yakalanma olasılığı da artar.  İnsülin direnci yüksek kişiler çok hızlı kilo alabilir ve zor kilo verebilirler. İnsülin direnci olan kişilerde, halsizlik, yorgunluk, ani kilo alma, zor kilo verme, sık acıkma, doymama, uyku hali, gün içinde acıkma atakları, tatlıya olan düşkünlük, özellikle de karın çevresinde yağlanma gibi belirtiler görülebilir.

İnsülin direnci belirtileri nelerdir?

İnsülin direncinin en belirgin belirtileri çabuk acıkma ve doymama hissidir. Yemeklerden hemen sonra birkaç saat içinde tekrar acıkma hissi ve tatlı yeme isteği oluşuyorsa insülin direncinizin yüksek olduğunu söyleyebiliriz. İnsülin direncinin diğer belirtileri ise;

  • Sıklıkla tatlı tüketme isteği,
  • Sık ve çabuk acıkma,
  • Düzensiz ve aşırı kilo artışı,
  • Kilo vermede zorluk çekme,
  • Bitmeyen yorgunluk hissi,
  • Koltuk altı, kasık, boyun bölgelerinde esmerleşme,
  • Kadınlarda adet düzensizlikleri,
  • Karaciğerde yağlanma.

 

İnsülin direncinin tedavisi var mıdır?

 

Günümüzde ofislerde oturarak çalışan ve spor yapmaya fırsat bulamayan kişilerde insülin direnci sıklıkla görülen bir hastalıktır. Ayrıca günlük yaşamınız aşırı stres altında geçiyorsa; stres hormonlarında bozukluk meydana gelebilir ve bu nedenle kilo alımı görülebilir.

Yüksek insülin düzeyleri, sık acıkma ve şekerli gıdalar yeme eğilimini arttırır. Konsantrasyonda azalma meydana gelir, sabahları yorgun kalkma ve gün boyu yorgunluk hissi artar.

Özellikle öğleden sonraları bitkinlik hali, enerjisizlik, halsizlik, gün içinde uyuklamalar ve uyku bozuklukları gibi şikayetleriniz varsa insülin direnci olma ihtimali yüksektir.

Bu hastalığın öncelikle teşhis edilebilmesi için Endokrinoloji uzmanına başvurmak ve hormon testleri yaptırmak gerekir. Testler sonucunda hastalığın kesinliği belirlenir ve uzman doktor tarafından tedavi süreci başlar.

Pandemi ve Çocuklarda Aşının Önemi

Pandemi ve Çocuklarda Aşının Önemi

Güçlü bir bağışıklık sisteminin temelleri, bebeklik döneminde atılır. Anne sütüyle zamanında alınan gıda takviyeleri ve ayrıca aşıların doğru zamanda yapılması bu temelin oluşmasındaki önemli etkenlerdir. Fakat bu unsurların birbirini tamamlaması gerekir. Herhangi birinin yetersiz kalması durumunda çocuğun hastalıklara karşı olan savunma mekanizması zayıflar.

Anne sütüyle beslenen bebeklerin enfeksiyon kapma riski daha düşük olsa da anne sütü tek başına bulaşıcı bir hastalıkla baş edemeyebilir. Bulaşıcı hastalıkların yol açabileceği kalıcı rahatsızlıkları ve ölümü önleyecek en büyük unsurun aşı olduğunu vurgulayan Avrasya Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Mehmet Ali Talay, konu hakkında önemli bilgiler veriyor.

Aşı en güçlü önlemdir

Aşı, bebek ve çocukların çeşitli enfeksiyonlara ve hastalıklara karşı korunması için en gerekli tıbbi uygulamalardan biridir. Aşı sadece oluşabilecek hastalıklara karşı korumaz, aynı zamanda Covid-19 gibi çeşitli hastalıkların gelişmesine ve bulaşmasına da engel olur. Fakat ne yazık ki dünyada her yıl hastaların neredeyse 2 milyon kadarı aşı olmadığı için hayatını kaybediyor. Gerekli aşıların yapılmadığı çocuklarda hastalık, sakatlık ve ölümler oldukça sık görülüyor. Tetanoz, polio, kızamık, tüberküloz, difteri, boğmaca ve hepatit B’ye karşı yapılan aşılar bebek ve çocuk sağlığı için hayati önem taşıyor.

Aşı ve anne sütü bebeklerin ve çocukların en büyük savunma mekanizmasını oluşturur. Yeni doğan bebekler, anne sütünden aldıkları antikorlarla hastalıklara karşı korunur. Ancak bu korunma, zaman geçtikçe azalarak kaybolur. Bu yüzden ilerleyen dönemler için aşı olunması gerekir. Ayrıca boğmaca gibi hastalıklar için anne sütünden alınan antikor yoktur. Dolayısıyla bu tür durumlara karşı aşı şarttır.

Bebekler ve çocuklar için aşı rehberi

Yeni doğan bebeklere ilk olarak Hepatit B1 aşısı yapılır. Bebek doğduğunda ilk doz hastanede uygulanır ve taburcu olmadan mutlaka yaptırılması gerekir.

1. ayın sonunda bebeğe Hepatit B2 aşısı uygulanır. Hepatit B2 aşısının yapılma nedeni özellikle bebeklerde ağır karaciğer enfeksiyonuna neden olan bir virüs türü olmasıdır.

2. ayın sonunda bebeğe sırayla KPA1 (bacak kası içi), BCG (verem – sol omuz deri içi), 5’li veya (2, 3 ayda) karma aşı (Difteri, Tetanoz, Asellüler Boğmaca, Polio- bacak kası içi) ve rotavirüs (ağızdan) yapılır.

4. ayın sonunda DaBT – İPA – HİB 2 – (Beşli Karma Aşı- bacak kas içi), KPA2 (Pnömokok- bacak kası içi), rotavirüs (ağızdan) aşısı yapılır.

6. ayın sonunda Hep B3 (Hepatit B), KPA 3 – (Pnömokok- bacak kası içi), DaBT – İPA – HİB 3- (beşli karma aşı- bacak kas içi), OPA 1 – Oral Polio aşısı yapılır.

9. ayda Meningogok 1 aşısı uygulanır. Bu aşının yapılma sebebi, menenjit olarak da bildiğimiz, omuriliği ve beyni saran zar enfeksiyonu olarak tanımlanan Meningoogok hastalığıdır.

12. ayın sonunda uygulanan aşılar ise sırasıyla KKK-1 (Kızamık, Kızamıkçık, Kabakulak aşısı), KPA-4 – (Pnömokok- bacak kas içi), Su Çiçeği-1 (Varicella- kol deri içi), Meningokok aşısıdır.

24. ayda, Hepatit A, ilköğretim 1.sınıf KKK (Kızamık, Kızamıkçık ve Kabakulak), DaBT-İPA, Su Çiçeği, ilköğretim 8.sınıf TD aşısı yaptırılır.

Ödemin Nedenleri Nelerdir ? Hamilelikte Nasıl Atılır ?

Ödem birden fazla sebepten dolayı oluşan, kişinin uzuvlarında gerginliklere ve şişliklere neden olmaktadır. Ödemin başlıca nedenleri tuzlu gıda tüketimi, gün içinde az su tüketmek, hareketsiz yaşam, regl öncesi oluşan hormonal değişiklikler ve diyabet ilaçları yer almaktadır. Ödem zaman içerisinde böbreklere ve karaciğere zarar vererek iç organların sağlıklı bir şekilde çalışmasına engel olması zincirleme olarak bazı hastalıkların meydana gelmesine sebep olabilir.

Hamilelikte Ödem Nasıl Atılır ?

Hamilelik, kadınlar için hem ruhsal hem de fiziksel olarak çok yıprandığı bir süreçtir. Hamileliğin, daha rahat geçmesi ve sorunsuz bir hamilelik dönemi geçirmesi için kadınların beslenmelerine dikkat etmesi ve egzersizlerle süreci daha rahat geçirmesi sağlanabilir. Hamilelikte kadınların çok fazla huzur eden ve bunaltan ödem sıvıların doku içerisinde birikmesine ve kan damarlarının genişlemesine, bunlara bağlı olarak ise vücutta şişliklerin meydana gelmesine sebep olmaktadır. Hamilelik döneminde ödemin oluşmaması için kısa yürüyüşlerin yapılması, ince ve rahat kıyafetler giyilmesi, bol su tüketmek ve son olarak ise mümkün oldukça ayakları yukarıda tutarak dinlendirilmesi tavsiye edilmektedir.

Eklem ve Kemik Ağrılarına İyi Gelen Doğal Yöntemler !

Kemik ve eklem ağrıları, günlük hayatımızı olumsuz yönde etkileyen, gün içerisindeki verimliliğimizi yüksek oranda düşüren bir rahatsızlıktır. Halk arasında sıkça rastlanan bir sağlık sorunu olmasının yanı sıra ağrıların altında yatan herhangi bir hastalığın olmaması halinde evde hazırlanarak uygulanabilecek doğal kürlerle ve macunlarla tedavi edilebilir. Fakat uzun süren bir eklem ve kemik ağrısında doğru teşhisin konulması ve tedavinin uygulanması gerektiği için mutlaka doktora başvurulması gerekmektedir.

Eklem ve Kemik Ağrılarının Nedenleri

Genellikle vitamin eksikliğinden kaynaklanan kemik ağrıları özellikle D vitamini eksikliğinden meydana gelmektedir. Eklem ve kemik ağrıları yaşayan kişilerin beslenme alışkanlıklarına dikkat etmesi gerekiyor. Özellikle D vitamini içeren besinlerin tüketmesi tavsiye edilir. Bunun yanı sıra eklem ve kemik ağrılarının başka nedenleri de bulunmaktadır. İşte bu nedenleri şu şekilde sıralayabiliriz:

  • Çok fazla egzersiz yapmak,
  • Kalsiyum eksikliği,
  • Yorgunluk,
  • Aşırı kilo,
  • Hareketsiz yaşam,
  • Kemiğe alınan darbeler.

Eklem ve Kemik Ağrılarına Doğal Tarifler

Kemiklere iyi gelen egzersizler yaparak ve beslenme alışkanlıklarında küçük çaplı değişiklikler yapılarak eklem ve kemik ağrılarının büyük bir kısmı iyileşmektedir. Bunların dışında eklem ve kemik ağrılarına iyi gelen doğal tarifler bulunmaktadır.

1- Kafur ve Bal Mumu

Malzemeler:

  • 2 yemek kaşığı kadar rendelenmiş bal mumu,
  • 1-1,5 buçuk yemek kaşığı kafur,
  • 3/4 su bardağı Hindistan cevizi yağı,
  • 10 damla nane yağı,
  • 4-5 damla biberiye yağı,
  • 4-5 damla okaliptüs yağı

Hazırlanışı:

İlk önce Hindistan cevizi yağı ve rendelenmiş bal mumu cezveye eklenir. Kısık ateşte eritilmesinin ardından kafur da eklenir ve bir süre daha eritilir. Tüm malzemeler karıştırılmasının ardından kalan malzemeler de ilave edilir. Hazırlanan karışım ağrı olan bölgeye masaj yaparak uygulanabilir.

2- Kantaron Yağı

Doğal ağrı kesici olarak bilinen kantaron yağı direkt olarak ağrıyan bölgeye uygulanabilir. Kantaron yağından 2-3 damla ağrıyan bölgeye damlatılarak yaklaşık 10 dakika masaj yapılır. Gün içerisinde 2-3 kez masaj yaparak uygulandığında eklem ve kemik ağrılarını yüksek oranda iyileştirmektedir.

3- Zeytinyağı ve Acı Biber

Malzemeler:

  • 2 yemek kaşığı Arnavut biberi
  • Yarım bardak ısıtılmış zeytinyağı
  • 1 bardak elma sirkesi
  • 3 çay kaşığı zencefil tozu

Hazırlanışı:

Zeytinyağının ısıtılmasının ardından içerisine biber ve zencefil eklenir. Son olarak sirke de ilave edilir. Hazırlanan karışım karıştırılarak ağrıyan bölgeye masaj yapılarak uygulanmasının ardından 20-25 dakika kadar bekletilir ve sonrasında durulanır. Bu işlemin günde 2 defa düzenli olarak yapılması tavsiye ediliyor.

Adaçayı‘ nın Faydaları ve Zararları Nelerdir ?

Adaçayı, ballıbabagiller familyasından olan tıbbi ve aromatik bir bitkidir. İstanbul‘ da ilk olarak Marmara Adası‘ nda yetiştirilmesinin üzerine adaçayı ismini almıştır. Akdeniz ve Ege yörelerinde ise yaygın olarak acı elma adı ile anılmaktadır. Şifaları seneler önce keşfedilmiş ve tarih boyunca çeşitli hastalıkların tedavi edilmesinde rol oynamıştır.

Faydaları Nelerdir ?

Kozmetikten sağlık sektörüne kadar bir çok konuda faydası olan bitkinin K ve B9 vitaminlerinin yanı sıra magnezyum, potasyum ve çinko mineralleri bulundurmaktadır. Bir kişi düzenli olarak adaçayı tüketir ise sağlığında görebileceği değişimler şu şekilde sıralanabilir:

  • En önemli özelliği bakteri ve parazitlere karşı koruyucu ve bunlardan kaynaklı oluşabilecek hastalıkları önleyicidir.
  • Karaciğer yağlanmasına engel olur ve sağlıklı çalışmasını sağlar.
  • Antioksidan özelliği sayesinde vücudu toksinlerden arındırarak zehirlenmelerin önüne geçer.
  • Siniri ve stresi azaltmasının yanı sıra sinirlenmeden kaynaklı ortaya çıkan baş ağrılarını yatıştırır.
  • Bademcik iltihabının kurumasında rol oynar.
  • Mantar enfeksiyonlarını iyileştirir.
  • Diş eti iltihaplanmalarını ve ağız yaralarını iyileştirir.
  • Hafızayı güçlendirerek alzheimer hastalığını geciktirir.
  • İdrar yolu iltihaplanmalarını ve enfeksiyonlarını temizler.
  • Astım ve bronşit gibi solunum yolu rahatsızlıklarını iyileştirir.
  • Sindirim sisteminin düzenli çalışmasına yardımcı olarak zararlı ishale sebep olan bakterilerle savaşır.
  • Kadınlarda görülen menopoz belirtilerinin daha kontrollü yaşanmasına katkı sağlar. Bunun yanı sıra güçlü bir adet söktürücüdür.

Zararları Nelerdir ?

bir çok hastalığa iyi gelen adaçayının da özellikle tüketilmemesi gereken durumlar mevcuttur. Adaçayının zararlı olabileceği bazı durumları şu şekilde sıralayabiliriz:

  • Her şeyde olduğu gibi adaçayının da fazla tüketimi sakıncalıdır. Ölçülü miktarda kullanılmasında fayda vardır.
  • Emziren annelerin ve hamile kadınların kesinlikle tüketmemesi gereken bir bitkidir.
  • Alzheimer ve diyabet hastalarının ilaç ile birlikte aynı anda alınmaması gerekmektedir. Tedavi etmeye çalışırken tehlikeli sonuçlar ortaya çıkabilir.
  • Çocukların içmemesi gerekmektedir.

Migren Ağrılarını Sağlıklı Beslenerek Azaltmak Mümkün !

Genel olarak zonklayıcı ve tek taraflı karakterde, mide bulantısı hatta bazı durumlarda kusmanın da eşlik ettiği, ışık ve ses hassasiyetin olduğu ataklar halinde gelen aşırı şiddetli baş ağrılarına neden olan migreni sağlıklı beslenme ile kontrol altına almak mümkün. Migren ağrılarını tetikleyen stres, az yada fazla uyumak, öğün atlamak, menstrüasyon, hava değişimleri, alkollü ve mayalı içecekler, parfüm, deterjan ve bazı kokulu kimyasallar, yorgunluk, sigara dumanı, parlak ışık gibi tetikleyicilerin yanı sıra bazı besin maddeleri de migreni tetikleyebiliyor. Migreni tetikleyen bu besin maddelerinden uzak durarak, öğün atlamamak, dengeli ve sağlıklı beslenmek ise atakların sıklığını azaltmakla kalmayarak migren ağrılarının da yüzde 30 ile yüzde 70 oranında azalma sağlıyor. Migreni kontrol altına alan ve tüketildiği zaman ağrıları hafifleten besinlerin başında badem, kabak çekirdeği, avokado gibi magnezyum içeriği yüksek gıdalar geliyor. Bunların yanı sıra omega 3 içeren ceviz, balık ile yeşil sebzeler ve dengeli protein diyete eklenmesi gereken önemli gıdalar arasında yer almaktadır. Ayrıca hücrelerimizin enerji tüketim merkezleri olan mitokondrileri destekleyen C vitamini, koyu renkli sebze, zencefil, zeytinyağı, lahanagiller ve meyve de tüketilmesi gerekmektedir. Migreni tetikleyen gıdaların başında ise kaşar peyniri, nitrat içeren, histamin salgısını arttıran eski bekletilmiş besinler, mayalı içecekler, mayalı ürünler yer almaktadır. Bunların yanı sıra bazı tuzlarda, besinleri koruyucu ve lezzet arttırıcı bir çok atıştırmalıkta bulunan gıda katkı maddelerinden uzak durmak gerekmektedir. Fazla tüketilmesi durumunda bağırsak bariyerinin bozulmasına ve ayrıca inflamasyonu tetiklemesi ile birlikte migren atağını ortaya çıkaran glüten içerikli buğday ürünleri de tüketilmemesi gereken besinler arasındadır. Bazı kuruyemiş türleri, narenciye meyveler, yumurta akı gibi alerjen gıdalar ile soya ve soyalı ürünler de migren hastalarına tavsiye edilmemektedir. Kahve tüketimi ise günde 1-2 fincanı geçmemek şartı ile migren ağrılarında rahatlatıcı bir etkiye sahiptir. Ancak miktarı arttıkça atak sıklığını arttırmakta rol oynar. Vücudun belli bir miktarına tolerans gösterdiği bitter çikolata da fazla miktarda tüketilmesi halinde migren ataklarını belirgin miktarda sıklaştıracaktır.

Bu besinler genel olarak migreni azaltan besinler arasındadır. Fakat kişisel farklılıklarda bazı besin maddelerine hassasiyet ve ya alerji olması durumunda bu gıdaları tüketmeyiniz.

Kilo Verirken Yapılan 8 Hata !

Sadece kilo kontrolü sağlarken ya da diyet yaparken bilerek veya bilmeyerek yapılmakta olan bazı davranışlar kilo vermeyi engelleyebilmektedir.

1- Hafta Sonu Kaçamaklarını Masum Görmek

Diyet yaparken en sık yapılan hatalardan biri de ödüllendirme. Hafta içi kendine eziyet edercesine diyet yaparak hafta sonu ise yediği her şeyi kendine ödül olarak görmek. Metabolizmanın bozulmasına ayrıca kişinin sağlının da bozulmasına neden olabiliyor.

2- Protein Tüketiminin Kilo Aldırmayacağını Düşünmek

Diyet sırasında her ne kadar karbonhidrat tüketiminden kilo aldığımızı düşünsek bile bir porsiyon protein ile karbonhidrat aynı kaloriye sahiptir. Proteinlerin yağ yakıcı özelliği olsa bile fazla tüketildiği zaman kilo aldırılacağı göz ardı edilmemelidir.

3- Light Ürünlere Geçerek Tüketimi Arttırmak

Diyete giren bir çok kişi ilk olarak mutfak alışverişi yapmaktadır. Sağlıklı alternatiflere yönelmek ve alışverişi bu yönde gerçekleştirmek doğru bir davranış. Fakat diyet sırasında light ifadelerini barındıran yiyeceklerin sağlıklı olduğunun düşünülmesi yanlıştır. Bu düşünce ile tüketimi arttırmak kiloyu da beraberinde getirecektir. Sağlıklı bir şekilde kilo vermek için light ürünleri tüketmek yerine taze ve sebze tüketilmesi önerilmektedir.

4- „Ya Hep Ya Hiç“ Yaklaşımı

Bir çok kişi diyet yapmaya karar vermesinin ardından hayatından çoğu gıdayı çıkararak hata yapabiliyor. Olması gerekenden sert diyetler bir süre sonra kişinin diyetten vazgeçerek eski alışkanlıklarına geri dönmesine sebep olabiliyor.

5- İçeceklerdeki Kaloriyi Düşünmemek

Kilo vermenin hedeflendiği zamanlarda genel olarak kişiler yenilenleri göz önünde bulunduruyor fakat içilen içecekleri göz ardı ediyor. Bu durum da kilo verme esnasında sıkça yapılan hatalardan bir tanesidir. Öğün geçiştirmek için yemek yemeyerek onun yerine içilen aromalı kahve kişinin kendine yaptığı en büyük yanlış. Sağlıklı olarak düşündüğümüz alternatif içeceklerde de aromalı olanlardan uzak durmalıyız. Çünkü şeker ilaveli ve meyveli içecekler kilo artışına sebep olmakla birlikte kan şekerinin de hızlı yükselmesine neden olmaktadır.

6- Ana Yemekten Kaçıp Atıştırmalıklara Sığınmak

Gün içerisinde atıştırılan meyve, sağlıklı barlar ve ara öğün alternatifleri sandığımız kadar masum değiller. Acıkınca alternatif bir şeyler atıştırınca porsiyon kontrolünü sağlamak güçleşiyor. Bu durum küçük hacimler halinde büyük kaloriler almanıza sebep olabilir. Atıştırmalıklar ve ara öğünler ihtiyaç halinde porsiyon ayarlaması yapılarak tüketilmesi önerilmektedir.

7- Gün İçerisinde Az Yemek Yiyerek Akşam Sofraya Aç Oturmak

Akşamları insan metabolizması dinlenme moduna geçer ve sindirim yavaşlar. Herkesin sağlıklı bir yaşam sürdürebilmesi için belli bir kalori alması gerekmektedir. Vücudumuzun bu kalori ihtiyacını gündüz tamamlamazsak vücut bunu akşam tamamlamak zorunda kalır. Günlük enerji ihtiyacımızı gündüz sağlarsak yani gün içerisinde dağılımını mantıklı yaparsak gece tüketilen gıda miktarı az olacaktır. Bu durum sayesinde de kilo vermemiz kolaylaşacaktır.

Çocuklarda Gece Öksürük Krizi Nasıl Geçer..?

Çocuklarda genelde gece başlayan ve bir türlü geçmek bilmeyen kuru öksürükler için bazı yöntemler uygulanmaktadır. Ancak halk arasında yapılan bazı yöntemler çocuğa zarar verebilmektedir. Bunlardan biri de soğuk ve sıcak buhar uygulamasıdır. Gece çocuklarda öksürük krizine iyi gelen evde rahatlıkla yapabileceğiniz bazı bitkisel yöntemler şunlardır:

1- Su içirin,

2- Yastıkların konumunu düzeltin,

3- Tuzlu su ile gargara yaptırın,

4- Odadaki toz gibi alerji yapabilecek etkenlerden uzak tutun,

5- Pastil kullanın,

6- Ortamdaki hava kuru ise nemlendirin,

7- Burun tıkanıklığı var ise açın,

8- Bal ya da ılık ballı su içirin,

9- Yataktaki alerjiye dikkat edin,

10- Nevresim takımlarını düzenli yıkayın,

11- Bazı öksürükler için ayağa sürülen vicks tarzı kremler iyi gelebilir.

Çocuklarda Öksürüğe İyi Gelen Bazı Yiyecekler

Genellikle ılık yiyecekler tercih etmek boğazda yumuşama sağlayarak öksürüğün oluşumunu engelleyebilirsiniz.

1- Ayva

2- Limon

3- Soğan

4- Bal

5- Ceviz / Badem

6- Ananas

7- Kuşburnu

8- İncir

9- Zencefil

10- Karabiber

11- Tavuk suyu çorbası

12- Bal limon karışımı

 

Diş Eti Hastalığının Belirtileri Nelerdir ? Nasıl Tedavi Edilir..?

Diş eti sağlığının başlıca nedeni bakteri plağı denilen dişe sıkıca tutunan ve yapışkan saydam bir tabakadır. Dişler düzgün temizlenmediği takdirde üzerlerinde ve aralarında biriken yiyecek artıkları bakteri oluşturmaktadır. Bakteri dediğimiz bu püremsi yiyecek artıkları diş eti iltihaplarının ve diş çürüklerinin baş sorumlusu olarak zamanla tükürüğün çökelmesi sonucunda diş taşları oluşur.

Diş Eti Hastalıklarının Belirtileri

  • Ağızda bitmek bilmeyen bir kötü koku ve kötü tat hissi varsa,
  • Dişlerde sallanmalar uzamalar ve dişler arasında açılmalar oluyorsa,
  • Diş eti ile diş arasından iltihap geliyorsa,
  • Diş etlerinde şişmeler ve kızarmalar oluyorsa,
  • Diş etlerinde çekilmeler ve açığa çıkan kök yüzeylerinde hassasiyet oluşuyorsa,
  • Diş eti kenarlarında veya dişler arasında diş taşlarına bağlı olarak oluşan siyah alanlar görülüyorsa,
  • Sağlıklı diş eti kanamaz. Diş etlerinde kanama oluyor ise geç kalmadan bir diş hekimine muayene olması gerekmektedir.

Diş Eti Hastalıkları Nasıl Tedavi Edilir ?

Diş eti hastalığının tedavisinde diş eti ile diş arasında meydana gelen ceplerin derinliğinin özel bir alet yardımıyla ölçülmesi gerekmektedir. Ceplerin derinliğine ve miktarına göre teşhis konularak tedavi planlanır. Derin olan cepler diş eti hastalığının hızla ilerlemesine uygun bir ortam hazırlayacağından dolayı tedavide amaç ceplerin olabildiğince sığlaştırılmasıdır. Çünkü derin olan ceplerin içine yerleşen mikroorganizmaların diş ipi kullanımı ya da diş fırçalama ile hasta tarafından tamamıyla temizlenmesi mümkün değildir.

Normal Doğum Nedir? Avantajları Nelerdir..?

Bir anne adayının kendiliğinden oluşan ağrı ile ve vajinal yoldan bebeğini kucağına almasına normal doğum denir. Geniş tanımıyla anlatılması gerekirse normal doğum, genel olarak 37 ila 42. haftalar arasında kendiliğinden başlayarak gerçekleşen ve hiçbir teknik alet kullanılması gerekmeyen bir doğum şeklidir. Anne adaylarında ameliyat korkusu ve stresi olmaz. Genellikle günümüzde bir çok anne adayı normal doğumdan korksa bile aslında ilk tercih edilmesi gereken ve en sağlıklı doğum şeklidir. Ayrıca doğum yapan annenin kendini daha hızlı toparlamasını sağlar.

Normal Doğumun Avantajları :

  • Doğumdan sonra hastanede en fazla 1 gün kalan anneler, doğum sonrası hiçbir acı yaşamadığı için bebeğiyle daha hızlı etkileşim kurarlar.
  • Normal doğum yapan anneler sezaryen doğum yapan annelere oranla daha az enfeksiyon riski yaşar.
  • Normal doğum daha hızlı ve kolay iyileşmenizi sağlayarak doğal yaşantılarınıza erken dönmenizi sağlar.
  • Doğum kiloları daha hızlı ve kolay verilmesini sağlar.
  • Normal doğum yapan annenin süt hormonları daha hızlı çalışır ve süt azlığı yaşamaz.
  • Doğum yapan annelerin sık olarak yaşadığı kabızlık sorunu daha az görülür.
  • Plasenta, kan pıhtıları ve bebekten kalan bütün artıkları vücudunuz daha kolay temizler.
  • Doğum kanalındaki bebek, annesinden bazı yararlı bakterileri alarak bağışıklık sisteminin güçlenmesini sağlar.
  • Doğum kanalına giren bebeğin baskıya maruz kalması ciğerlerindeki amniyon sıvısının boşalmasını sağlar. Bu sayede bebeğiniz daha az solunum problemi yaşar.
  • Normal doğum ile dünyaya gelen bebekler daha az ağlayarak baba ve annesiyle daha olumlu etkileşim kurmaktadır.
  • Bebeğin uykusu, kilo alımı ve beyin gelişimi sezaryen ile dünyaya gelen bebeklere oranla daha olumlu gelişir.
  • Normal doğum ile dünyaya gelen bebeklerin kuvöze ve yoğun bakıma alınma olasılığı daha azdır.
  • Normal doğumla dünyaya gelen bebekler, sezaryen ile dünyaya gelen bebeklere oranla daha fazla emme refleksi geliştirir.

Çocuklarda Uyku Apnesi Nedenleri ve Tedavisi..!!

Basit bir horlamadan, tıkayıcı solunum tipine kadar değişiklik gösterebilen uyku apnesi çocuklar için farklı sorunlara neden olabilir. Bademcik büyüklüğü, geniz eti, fazla kilo, yüz ve kafa kemiklerindeki bozukluklar, kas dokusundaki bozulmalar ve alerjik rinit uyku apnesine neden olabilir. Uyku bozuklukları yada uyku apnesi geniş bir çerçevede izlenebilecek hastalık grubudur. Yapılan araştırmalara göre bu hastalığın çocuklarda yüzde 1 ile 6 oranında görüldüğü ortaya çıkmıştır. Basit bir horlama ile de uyku apnesi belirti verebiliyor. Genellikle çocuklarda horlama yüzde 3-12 oranında görülebilir. Prematüre doğan çocuklarda ise uyku apnesine daha sık rastlanabiliyor. Bu durumun sebebi ise solunum sisteminin hem daha küçük olması hem de kontrol zayıflığına bağlı. Prematüre doğan çocuklar kendi yaş gruplarını yakaladıkları dönemlerde risk azalıyor. 3 ve 6 yaş aralığındaki çocuklarda bademcik büyümesi ve geniz etinden kaynaklı olarak uyku apnesi daha sık görülebiliyor. Eğer ki bir çocuk haftada üç günden fazla horluyorsa ve aile bunu fark ediyorsa mutlaka uyku apnesi açısından değerlendirilmesi gerekmektedir. Bunun yanı sıra uyku sırasında nefes alıp verirken zorlanıyorsa yine dikkat edilmesi gereken bir durum olarak kabul edilmelidir. Uyku apnesinin tedavisi ise altında yatan nedene bağlı yapılır. Altında tıkayıcı bir neden varsa geniz eti ve bademcik ameliyatıyla birlikte uyku apnesi de düzelebilir. Eğer kilo uyku apnesine sebep oluyorsa çocuğun kilo vermesi önerilir. Ara dönemde ise uyku apnesinin yaratmış olduğu sıkıntıları aşmak için pozitif basınç veren bir alet kullanması tavsiye edilir. Belli bir vücut kitle endeksinin altına düştüğü zaman uyku apnesi de buna bağlıysa düzelebiliyor. Tamamen nörolojik ve kas hastalıklarıyla alakalı olması durumunda ise buna bağlı tedavilerin düzenlenmesi gerekmektedir. Sonuç olarak temel sebep ortadan kaldırıldığı zaman uyku apnesi düzelebilmektedir.

İmplant Tedavisi Nasıl Yapılır ve Avantajları Nelerdir..?

İmpant tedavisi lokal anestezi altında ve sadece tedavinin yapılacağı bölge uyuşturularak yapılmaktadır. İmplantın yerleştirileceği bölgedeki diş etine yapılacak küçük bir kesi ile beraber bu iş için özel olarak geliştirilmiş aletler ile kemikte ufak bir oyuk açılır. Açılan bu oyuğun içerisine İmplant yerleştirilerek sabitlenir. İşlemin ardından diş etinde açılan küçük kesi dikilerek kapatılır. Yapılan bu işlemlerin tamamı, lokal anestezi altında olan hasta için herhangi bir acısı ve zorluğu olmayan kısa süren cerrahi bir işlemdir. Operasyonun ardından da hastaların önemli bir şikayeti olmamaktadır. Nadir de olsa bazı kişilerde yanaklarda şişme görülebilir. Oluşabilecek şikayetlerin hepsi en fazla 1-2 gün sürmektedir. Dişlerin ve ağız içinin bakımı ne kadar iyi yapılırsa implantların ömrü de o kadar uzun olur. İmplant uygulaması, diğer geleneksel protez uygulamalarına oranla çok daha iyi sonuçlar vermektedir. İşte implantın avantajları:

  • Komşu dişlerin kesilmesine gerek kalmadan orjinal dişler korunur.
  • Daha dayanıklı bir yapıya sahiptir.
  • Daha estetiktir.
  • Güvenilir ve rahat bir uygulamadır.
  • Kemik erimesini önler.
  • Daha iyi çiğneme, ısırma ve konuşma fonksiyonu sağlar.
  • Uzun vadede değerlendirildiği zaman daha ekonomiktir.

Sağlıklı Saç Uzatmak İçin Doğal Maskeler…

Genellikle her kadının hayali olan gür, sağlıklı ve uzun saçlara kavuşmak aslında o kadar da zor değil. Düzenli yapılan bakımlar, dengeli beslenme ve doğal saç maskeleri ile sizlerde istediğiniz uzun ve sağlıklı saçlara kavuşabilirsiniz.

Hint Yağı Maskesi :

Hint yağının içerisinde bulunan omega 6 ve E vitamini sayesinde saç köklerini güçlendirir ve sağlıklı uzamasını sağlar. 2 yemek kaşığı hint yağını parmak uçları ile masaj yaparak tüm saç derisine uygulayabilirsiniz. Bu uygulamayı mümkün olduğunca akşam yatmadan önce yaparak sabaha kadar etki etmesini beklemeniz önerilmektedir. Sabah ise doğal içerikli sabun ile yıkayabilirsiniz.

Elma Sirkesi :

Elma sirkesi, faydaları saymakla bitmeyen bir besin. Özellikle saç köklerini uyararak saçların hızlı uzamasını ve parlayıp sağlıklı görünmesini sağlar. Saç derisinin pH seviyesini dengede tutmada da yardımcı olur. Tavsiye edilen kullanım şekli ise saçınızı durulamadan önce durulama suyuna bir miktar elma sirkesi ilave edebilirsiniz. Eğer elma sirkesinin kokusu sizi rahatsız ediyorsa suyun içerisine bir kaç damla lavanta yağı ilave edebilirsiniz.

Aloe Vera Maskesi :

Adından sıkça söz edilen cilt için vazgeçilmez olan aloe vera saç için de bolca fayda sağlıyor. Gece uyumadan önce saça uygulanan aloe vera saçın hem parlamasını hem de hızlı uzamasına yardımcı oluyor. Sabah elbette ki saçı yıkamanız gerekmektedir.

Yumurta Maskesi :

Yumurta bildiğimiz gibi yapısal olarak protein içermektedir. Saçın sağlıklı olması için dışarıdan alınan protein en iyi etkiyi gösterir. Doğal protein kaynağı olan yumurtayı saç bakımınızın her anında kullanabilirsiniz.

Yumurta maskesi hazırlanışı: 1 ya da 2 yumurta beyazı, 1 yemek kaşığı zeytin yağı, 1 yemek kaşığı balı güzelce çırpın. Elde ettiğiniz bu karışımı saçınıza uygulayarak 15-20 dakika bekletip yıkayabilirsiniz. Uygulamanın ardından saçınızı havlu ile sarmanız etkisini  daha iyi göstermesine yardımcı olacaktır.

Soğan Maskesi :

Soğan içeriğindeki sülfür ile oldukça zengin bir besindir. İnsanlar saç uzatma konusunda kokusundan dolayı çekinse de saç uzatma konusundaki etkisi bilimsel araştırmalar sonucu kesinleştirilmiştir. Ayrıca erken saç beyazlamasında bile soğan suyunun tedavi etkisi bulunmaktadır.

Soğan maskesinin hazırlanışı : 4 tane soğanı küçük parçalar haline getirip bir litre suyun içerisine koyun. Ardından 10 dakika kaynatın. Kaynatmış olduğunuz soğan suyunu soğuması için bir kenara bırakın ve soğuduktan sonra suyu süzün. Duşta saçınızı şampuanladıktan sonra iyice durulayın.

 

Bu 5 Sağlıklı Besin Fazla Tüketildiğinde Zararlı Olabiliyor..!

Günlük hayatımızda sebze ve meyvelerin, şeker veya sodyum kadar zararlı olabileceğinin farkında değiliz. Aslında farkına varmadan sağlıklı besinleri aşırı yeme tuzağına düşüyoruz. İşte aşırı tükettiğimizde zararlı olabilecek 5 sağlıklı besin…

1- Muz: Günde 2 adet muz sağlık bir miktar olarak kabul edilir. Aşırı muz tüketimi diş çürümesine neden olabilir. Şeker gibi bu meyvede diş minesine zarar veren bakteriler üretebilir. Ayrıca olgun muzlar migren tetikleyicisi olabilen tiramin bakımından zengin bir meyve olduğu için aşırı tüketildiğinde baş ağrısı yapabilir.

2- Yulaf: Aşırı yulaf tüketimi şişkinlik ve bağırsak hareketi sorunlarına yol açabilir. Ayrıca magnezyum, çinko ve kalsiyum emilimini de sınırlar.

3- Pirinç: En önemlisi, düşük seviyeli arsenik maruziyeti sebebi ile düşük zihinsel performansa neden olabilir. Ayrıca insülin seviyenizi de yükseltir. Pirinç lezzetli olmasına rağmen çok az vitamin içerir. Eğer aşırı pirinç tüketirseniz kendinizi diğer tüm vitaminlerden mahrum bırakırsınız.

4- Peynir: Peynir yemek yerken salınan kolesistokinin hormonu nedeniyle çoğunlukla mide ekşimesine neden olur. Aşırı büyük porsiyonlarda peynir tüketimi sizi kalp hastaliğı riskine sokar.

5- Brokoli: Aşırı brokoli tükettiğinizde şişkin bir yüz, saç dökülmeleri ve diğer sonuçlarla karşılaşabilirsiniz. Brokoli, tiroid hormonlarının aşırı üretimine neden olan tiyosiyanatlar içerir.

Geçmeyen Kemik Ağrılarına Dikkat..! Tümör Olabilir..!

Kemik tümörleri, her yaş grubunda görülebiliyor. Genellikle kendini şişlik ya da kitle olarak gösterirler. Genel olarak iyi huylu olan kemik tümörlerinin ölüm riski yoktur. Bunun yanı sıra kötü huylu olan kemik tümörleri erken teşhis edilmediği zaman tedavinin olumlu sonuç vermesi zorlaşıyor. Bir bebek kemik tümörüyle doğabildiği gibi 80 yaşındaki bir kişide de kemik tümörü oluşabilir. Sıklıkla görülme yaş aralığı ise 15 ve 25 yaşlar. Hücreler kontrolsüz olarak bölündüğü için kendini şişlik ya da kitle şeklinde gösteren tümör, genellikle iyi huylu oluyor. Nadir de olsa ağrı ve sızı ile ortaya çıkabilen iyi huylu tümörlerin ölüm riski bulunmuyor. Fakat kemikleri zayıflattığı için kemiklerin kolay kırılmasına sebebiyet verebiliyor. Kötü huylu tümörlerin ise erken teşhisi oldukça önemlidir. Çünkü erken teşhis edilmediği takdirde tedavinin olumlu sonuç vermesi zorlaşıyor.

Bu belirtiler varsa dikkat: 

  • Kol ve bacaklarda aktivite ile oluşan ağrı ve istirahatle bu ağrının geçmemesi,
  •  Yürümede aksama,
  • Ani güçsüzlük ve yürüme zorluğu,
  • Vücutta yeni oluşan şişlikler,
  • Yeni gelişen kabızlık,
  • İdrar yapamama veya idrar kaçırma,
  • Ateş,
  • Hastanın kendini iyi hissetmemesi,
  •  İstirahat halinde ağrı,
  • Uykudan uyandıran gece ağrısı,
  • Devamlı lokal veya yansıyan ağrı,
  • Açıklanamayan kilo kaybı,
  • 20 yaşın altında veya 55 yaşın üstünde olunması,
  • Daha önceden bilinen bir kanser öyküsü bulunanlar.

Vücut Direncini Arttırmak İçin Portakal Suyu Tüketin..!

Dengesiz seyir eden hava şartları grip gibi üst solunum yolu hastalıklarının artmasına neden oluyor. Uzmanlar vücut direncini arttırmak ve hastalıklardan korunmak için içerisinde bol miktarda C vitamini bulunduran portakal suyunun her gün tüketilmesini öneriyor.

Prof. Dr. Neriman İnanç, dışarıdan alınan besinlerle vücuda giren C vitaminin azalması sonucu özellikle gribal hastalıklara davetiye çıkardığını belirtti. İçeriğinde B6, B2, B1, folat ve potasyum vitaminleri ve bir çok minerali barındıran portakal suyunun soğuklarla birlikte azalan enerji ve sürekli yorgunluk hissini gidermek için tüketilmesinin gerektiğini vurgulayan İnanç, portakal suyunun düzenli olarak tüketilmesinin ise hastalıklardan korunmaya yardımcı olacağının altını çizdi. Yetişkin bir kişinin günlük ortalama 60 mg C vitaminine ihtiyacı olduğunu dile getiren İnanç, 1 bardak portakal suyunun kişinin günlük C vitamini ihtiyacını karşılamaya yettiğini belirtti.

Argan Yağı Nasıl Kullanılır ? Faydaları Nelerdir ?

Argan yağı, sadece fasta yetişen ‚ Arganio Spinosa ‚ ağacının çekirdeklerinden üretilen bitkisel bir yağ çeşididir. Günümüzde geleneksel yöntemlerle elde edilen argan yağı ’sıvı altın‘ olarak da biliniyor. Argan yağı haftada 3 kez cilde, haftada 2 kes ise saça uygulanabilir. Ancak argan yağının ağız yoluyla kullanılması tavsiye edilmiyor. Fazla kullanımın her şeyde zararlı olduğu gibi argan yağını da fazla kullanmanın cilde zarar verebileceği unutulmamalıdır.

Argan Yağının Cilde Faydaları 

  • Cansız ve kırılan tırnakların onarılmasını sağlar,
  • Göz torbalarının giderilmesine katkıda bulunur,
  • Ellerde oluşan kuruluğu giderir,
  • Çatlakları önler ve azaltır,
  • Cilt enfeksiyonlarını iyileştirir,
  • Yaraları iyileştirir,
  • Akneyi tedavi eder,
  • Güneş hasarından korur,
  • Cildi nemlendirir,
  • Cildi tedavi eder.

Argan Yağının Saça Faydaları

  • Saçların hızlı uzamasında etkilidir,
  • Saçları besleyerek daha parlak ve güçlü olmasını sağlar,
  • Kepek oluşumunu önler,
  • Saçların kırılmasını önler ve kırıkları onarır.